Aslında mesele tam da bu.
Bu adada her dönem aynı film vizyona giriyor. Güney Rum Kesimi ile görüşmeler başlıyor. Türk tarafı “iyi niyet”, “pozitif gündem”, “çözüm iradesi” gibi süslü cümlelerle sahne alıyor. Rum tarafı önce oyalıyor, sonra direniyor, en sonunda masayı devirmeyi bir gelenek, bir kültür, adeta bir folklor ögesi gibi yaşatıyor.
Şimdi soruyorum:
Dün federasyonu yıkan zihniyetle bugün federasyonu kuracağız diye yola çıkmanın mantıksal izahı nedir?
Geçmiş ile bugün arasında ne değişti?
Rum tarafının zihniyeti mi değişti?
Samimiyet mi arttı?
Yoksa biz yine “Bu sefer farklı” masalına mı inandırılmaya çalışılıyoruz?
Gelelim ikinci perdeye.
ELAM 2021 seçimlerinde yüzde 6.8 oy aldı. İki milletvekili çıkardı. Son anketlerde yüzde 12 konuşuluyor. Parti açık açık Türkiye karşıtı. 1974’ten bu yana Türk askerî varlığını “işgal” olarak tanımlıyor.
Avrupa Parlamentosu üyesi Geadis Geadi 2024’te ne dedi?
“Türkiye, Kıbrıs’ta işgalci bir güçtür ve Avrupa ailesinde yeri yoktur.”
Gayet net.
Çözüm olacaksa önce Türkiye adadan çekilecek, garantörlük bitecek, asker gidecek.
Yani özetle:
“Azınlık olarak yaşamayı kabul ederseniz belki konuşuruz.”
Peki biz ne yapıyoruz?
“Dünyaya haklı olduğumuzu göstereceğiz.”
1963’te dünya görmedi mi?
Cengiz Topel haksız mıydı?
Binbaşı İlhan’ın ailesi haksız mıydı?
Muratağa-Sandallar’da diri diri gömülen, en küçüğü dört aylık bebek olan insanlar haksız mıydı?
Dün görmeyen Dünya bugün mü görecek?
Rum tarafında ise savunma bütçesi artıyor. Silahlanma hızlanıyor. Nikos Hristodoulides uluslararası dengeleri kollayarak boşluk bulduğu her devlete yanaşıyor. Protokoller, vaatler, diplomatik manevralar…
Meclis Başkanı Annita Demetriou ile birlikte kürsülerde verilen mesajlar ortada. Her anmada, her törende aynı ruh hali:
“Kıbrıs Yunan’dır.”
"Mağusa'ya kavuşacağız"
Bu atmosferde dönüşümlü başkanlık mı konuşacağız?
1960 Cumhuriyeti neden çöktü?
İki toplumlu ortaklık devleti neden üç yıl bile dayanamadı?
Bugün “3’e 2 kabul edilecek” denilen tablo, yarın gerçekten uygulanabilecek mi?
Yoksa daha o aşamaya gelmeden 1963’ün karanlık sayfaları mı açılacak?
Sorular sert. Çünkü gerçekler sert.
En trajik cümle ise şu:
“Dünyaya haklı olduğumuzu göstereceğiz.”
Haklı olmak ile sonuç almak arasında koca bir jeopolitik uçurum varken…
Birleşmiş Milletler parametreleri bugüne kadar hangi haksızlığa yüksek sesle itiraz etmiş ki, bizimkine edecek?
Elbette “bekleyelim, görelim.”
Ama insanın aklına şu iğneli soru takılıyor:
Haklı çıkarsak ne olacak?
Alkış mı alacağız?
Yoksa bir kez daha “iyi niyetli ama sonuçsuz” bir sürecin hatıra fotoğrafıyla mı yetineceğiz?
Bekleyelim.
Görelim.
Ama bari bu kez kendimizi kandırmadan bekleyelim.