İstemediğini söyleyip, en önde faydalananlar kulübü…
Ülkenin en kalabalık, en organize, en “prensipli” yapılarından biri.
Prensipli diyorum, çünkü prensipleri var...
İş yapılırken karşı çık,
Bittikten sonra sahiplen.
Buna yeni bir isim bulalım artık…
“Seçici muhalefet” mi diyelim,
Yoksa “konjonktürel karakter” mi?
Çünkü ortada basit bir durum yok.
Düpedüz bir duruş problemi var.
Ya istersin…
Ya istemezsin…
Ama “istemiyor gibi yapıp, günü gelince cebine koymak”…
İşte orası tam bir karakter sınavı.
Ve ne yazık ki bu sınavdan geçen çok az.
Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi…
Cumhuriyet Meclisi…
Hatırlayalım…
En ön safta kimler vardı?
Kimler “istemiyoruz” diye kürsü kurdu?
Kimler meydan meydan dolaştı?
Sonra ne oldu?
Binalar bitti…
Kapılar açıldı…
Ve bir baktık…
Dün karşı çıkanlar bugün en rahat koltuklara yerleşmiş.
Dün “israf” diyenler bugün o koridorlarda poz kesiyor.
Kimse bana “fikrini değiştirdi” masalı anlatmasın.
Bu, fikir değişimi değil.
Bu, fırsatın kokusunu alıp yön değiştirmektir.
Şimdi gelelim üçüncü perdeye:
Millet Bahçesi…
Açıldı.
İçinde ne ararsanız var:
Spor alanları, yürüyüş parkurları, çocuk oyun alanları, işletmeler…
Kısacası…
Ailelerin nefes alabileceği bir alan.
Ama mesele bu değil.
Mesele şu...
Dün karşı çıkanlar…
Bugün oranın sorumluluğunu almak istiyor...
Yine aynı senaryo.
Yine aynı rol dağılımı.
Geçen hafta oraya giden çocukların söylediği cümle ibretlik...
“Biz Kıbrıs’ta ilk defa böyle bir yer gördük.”
Şimdi sormak lazım…
Bu çocukların şaşırması mı problem,
Yoksa bu imkânlara bile burun kıvıran zihniyet mi?
Bir de şu meşhur “telefon bağımlılığı” hikâyesi…
Aynı çocuk eve gidiyor ve diyor ki:
“Anne, bugün sadece 20 dakika telefona baktım.”
Demek ki mesele teknoloji değil…
Mesele alternatif sunabilmek.
Ama alternatif gelince de burun kıvırmak…
İşte o bambaşka bir ruh hâli.
Gelelim o bitmeyen klişeye:
“Her şeyi Türkiye yapıyor…”
Evet.
Bir kısmını yapıyor.
Çünkü Türkiye büyük bir devlettir.
Ve büyük devlet olmanın bazı gerçekleri vardır...
Hiyerarşi vardır.
Devlet aklı vardır.
Strateji vardır.
Öyle herkesin aklına estiği gibi hareket ettiği bir yapı değildir.
Hele ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gibi özel bir jeopolitik konumdaysanız…
Bu hiyerarşiyi anlamadan konuşmak…
Boşlukta konuşmaktır.
Ama biz ne yapıyoruz?
İş gelince...
“Türkiye neden yapmıyor?”
Yapınca...
“Bunu da Türkiye yaptı zaten.”
Alkış zamanı...
Mikrofon elde: “Biz yaptık.”
Eleştiri zamanı:
“Onlar yaptı.”
Buna da bir isim verelim:
Sorumluluktan kaçış, başarıya ortaklık.
Bir başka mesele Antalya Diplomasi Forumu meselesi…
Bir anda gündem oldu.
Sanki ilk defa birileri davet edilmiş gibi bir hava…
Sanki tek isim varmış gibi bir propaganda…
Ama gerçek?Kudret Özersay zaten yıllardır davet alıyor.
Çünkü Cumhuriyet Meclisi'nde yer alan partilerden biri ...
Çünkü Kıbrıs Meselesi ile ilgili bilgi birikimi var.
Bu bir organizasyon…
Ve bu forum…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal aklıyla yürütülen bir yapı.
Öyle rastgele davetlerin yapıldığı bir yer değil.
Türkiye gibi köklü bir devlet…
Hiyerarşiyi her adımında uygular.
Kim nereye oturacak,
Kim ne konuşacak,
Kim hangi sıfatla orada olacak…
Hepsi bellidir.
Bu düzeni “kişisel başarı hikâyesi” gibi pazarlamak…
En hafif tabirle safça.
Seçim geliyor…
Sahne hazırlanıyor.
Dün meclisten çekilenler…
Bugün yeniden toparlanma hikâyesi yazıyor.
Dedikodular dolaşıyor.
Senaryolar yazılıyor.
Ama bir gerçek var:
Devlet yönetimi…
Dedikoduyla değil, akılla yürür.
Türkiye gibi bir devlet…
Bekası söz konusu olduğunda…
Hamlelerini kimseye göre yapmaz.
Tahmin edilebilir olsaydı…
Zaten devlet olmazdı.
Başbakan meselesi…
Ünal Üstel
Eleştiren çok.
Ama gerçekleri konuşalım...
Bu ülke uzun süreli bir hükümet gördü.
Dağılmadı.
Seçim ekonomisine teslim olmadı.
Projeler geldi...
4.5G…
Yollar…
Havalimanı…
Sağlık yatırımları…
Mali iş birliği protokolleri…
“Hiçbir şey yapılmadı” demek…
Gerçekliği inkâr etmektir.
Beğenmezsiniz, eleştirirsiniz…
Ama yok sayamazsınız.
Bir de şu soru...
Bunların hangisini kendi başımıza yapabildik?
Cevap ortada.
İlişkiler güçlü olmasa…
O koordinasyon sağlanmasa…
O hiyerarşi işlemezse…
Hangisi hayata geçerdi?
Ve son perde…
Eylem romantizmi.
Devletten maaş al…
Son model arabaya bin…
30 bin liralık ayakkabıyla yürüyüş yap…
Sonra da “halk için buradayız” de.
Bu da yeni bir tiyatro türü.
Adı:Konforlu muhalefet.
KKTC meselesi…
En büyük engel dışarıda gibi pazarlanır
Ama asıl engel içeride…
Kendi devletini küçültmek için yarışan bir kesim var.
İşte asıl sorun bu.
Dışarıdan gelen baskı değil…
İçeriden yapılan aşındırma.
Mesela bir milletvekili ;devletten maaş alıp,tüm olanaklarından faydalanıp sonra da ''Türkiye istemiyor tanınmamızı çünkü başka işler karıştıramaz '' diyemez Cumhuriyet Meclisi'nde...
Bu kelimleri sarfedeni de dinleyemez karşı gelmeden Türkiye Cumhuriyeti anavatanmızdır diyen bir diğer parti mensubu milletvekili...
Azıcık samimiyet ...
En tepeden en aşağıya kadar ...
Bu ülkede mesele proje değil.
Mesele siyaset de değil.
Mesele… karakter.
Dün “hayır” deyip bugün “evet” diyenlerin sayısı arttıkça sözün değeri düşer.
Hiyerarşiyi anlamadan konuşanlar çoğaldıkça devlet ciddiyeti zedelenir.
Anavatan deyip de arkadan iş çevirenler oldukça eksen kayar.
Ve en önemlisi… samimiyet kaybolursa yapılan hiçbir şeyin anlamı kalmaz.
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey; ne inşa edilen binalar, ne açılan parklar, ne de gösterilen güçtür.
Bir ülke, ancak karakteri kadar ayakta kalır.
