Ara bölgede gerçekleştirilen toplantıya katılan Birleşik Kıbrıs-İki Toplumlu Barış İnisiyatifi temsilcisi ve KTOEÖS eski Başkanı Selma Eylem, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in karşısında Türkiye Cumhuriyeti’ni doğrudan hedef alan ifadeler kullandı.
Selma Eylem konuşmasında:
“Türkiye’den kopmak istiyoruz, federasyon istiyoruz. Bizi Türkiye’nin zulmünden kurtarın. Türkiye buraya nüfus taşıdı, nüfusları yüzde 80 oldu burada.”dedi.
Burada mesele federasyonu savunmak değildir.
Mesele farklı bir siyasi düşünceye sahip olmak da değildir.
İki devletli çözümü savunan da federasyonu savunan da düşüncesini demokratik sınırlar içerisinde açıklayabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak bir siyasi modeli savunmak başka, Türkiye Cumhuriyeti’ni yabancıların karşısında şikâyet ederek “Bizi Türkiye’nin zulmünden kurtarın” demek bambaşka bir meseledir.
Hele bunu yapan kişi yıllarca KKTC kamu sisteminde görev yapmış, bu devletin bütçesinden maaş almış, çocuklarımızın eğitim gördüğü sistemde öğretmenlik yapmış ve öğretmenleri temsil eden önemli bir sendikanın başkanlığını üstlenmişse, kamuoyunun soru sorması yalnızca hakkı değil, sorumluluğudur.
GUTERRES’İN DEĞİŞTİRİLEN GÜZERGÂHINI KİM HABER VERDİ?
O gün yaşananların başka bir boyutu daha var.
Guterres’in geçişi sırasında iki farklı siyasi görüş sahadaydı. Bir tarafta Kıbrıs Türk halkının egemenliğini, KKTC’nin devlet statüsünü ve iki devletli çözümü savunan milli duruş, diğer tarafta federasyon yanlıları vardı.
Buraya kadar hiçbir sorun yok.
Herkes kendi tezini savunabilir, sloganını atabilir ve düşüncesini demokratik sınırlar içerisinde ifade edebilir.
Ancak asıl soru bundan sonra başlıyor:
BM Genel Sekreteri’nin geçiş güzergâhı son dakika güvenlik gerekçesiyle değiştirildiyse, Selma Eylem ve beraberindekiler yeni güzergâhı nasıl öğrendi?
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri sıradan bir ziyaretçi değildir. Üst düzey güvenlik protokolleriyle hareket eden uluslararası bir makamdan söz ediyoruz.
Öyleyse soruyoruz..
Son dakika değiştirilen güzergâhı kim bildirdi?
Selma Eylem ve beraberindekiler ellerinde mikrofonlarla doğru noktada nasıl hazır bulundu?
Bu bilgi kendilerine kim tarafından ulaştırıldı?
Yoksa bütün bunlar yine mi yalnızca tesadüf müydü?
Üstelik Selma Eylem, Guterres’e söylediği sözleri görüşmeden önce kameralar karşısında da dile getirdi.
Bunlar birer suçlama değil.
Bunlar açıklığa kavuşturulması gereken sorular.
TÜRKİYE’Yİ SORGULAMAK SERBEST, SİZİ SORGULAMAK YASAK MI?
Türkiye Cumhuriyeti’ni “işgalci” olarak nitelendireceksiniz.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını hedef alacaksınız.
BM Genel Sekreteri’nin karşısına çıkıp Türkiye’yi şikâyet edeceksiniz.
“Bizi Türkiye’nin zulmünden kurtarın” diyeceksiniz.
Sonra birileri çıkıp sizin faaliyetlerinizi, ilişkilerinizi, mali kaynaklarınızı ve kimlerden destek aldığınızı sorguladığında bundan rahatsız olacaksınız.
Olmaz.
Demokrasi yalnızca sizin konuşma özgürlüğünüz değildir.
Sizin Türkiye Cumhuriyeti’ni sorgulama hakkınız varsa, Türk milletinin de sizi sorgulama hakkı vardır.
Emekli Tümamiral Cihat Yaycı’nın gündeme taşıdığı soruların önemi de tam burada ortaya çıkıyor.
Bu sendikalar gerçekten yalnız mı?
Kimlerle ilişki içerisindeler?
Kimlerden destek görüyorlar?
Gelirleri nereden geliyor?
Giderleri nereye yapılıyor?
Bu sorulara “boş ses” diyerek karşılık vermek yerine rakamlarla ve belgelerle cevap vermek neden bu kadar zor?
BİR SORU DA EMEKLİ MAAŞI İÇİN…
O PARA HANGİ KAYNAKTAN GELİYOR?
Madem konu Türkiye Cumhuriyeti’ni “işgalci” olarak nitelendirmeye, “Türkiye’den kopmak istiyoruz” demeye ve BM Genel Sekreteri’nden “Bizi Türkiye’nin zulmünden kurtarın” diye yardım istemeye kadar geldi, o zaman başka bir soru daha sormak gerekiyor.
Selma Eylem yıllarca KKTC kamu eğitim sisteminde görev yaptı.
Peki bugün emekli aylığını hangi devletin sosyal güvenlik/emeklilik sistemi ve hangi kamu kaynakları üzerinden alıyor?
Bu sorunun cevabı açıkça ortaya konulsun.
Eğer söz konusu emeklilik ödemesi KKTC’nin kamu kaynaklarından yapılıyorsa, o bütçenin gelir yapısında Türkiye Cumhuriyeti’nden KKTC’ye aktarılan mali kaynakların payı nedir?
Dolayısıyla mesele kişisel bir emeklilik hakkını tartışmaya açmak değildir. Yıllarca çalışmış bir insanın kazanılmış emeklilik hakkı elbette başka bir konudur.
Buradaki mesele siyasi söylem ile ekonomik gerçeklik arasındaki tutarlılıktır.
Türkiye’yi “işgalci” olarak görüyorsanız, “Türkiye’den kopmak istiyoruz” diyorsanız ve dünyaya “Bizi Türkiye’den kurtarın” çağrısı yapıyorsanız, kamuoyunun da size şu soruyu yöneltmesini doğal karşılayacaksınız:
“İşgalci” dediğiniz Türkiye Cumhuriyeti’nin KKTC kamu maliyesine sağladığı kaynakların, sizin yıllarca maaş aldığınız ve bugün emeklilik hakkınızı kullandığınız sistemdeki yeri nedir?
Açıklansın.
Hangi bütçeden ödeniyor?
Sistemin finansmanı nasıl sağlanıyor?
Türkiye’den aktarılan mali kaynakların bu bütçe içerisindeki yeri nedir?
Şeffaflık isteniyorsa bu soruların cevabı da şeffaf biçimde verilebilir.
MADEM ŞEFFAFSINIZ, RAKAMLARI AÇIKLAYIN
Aynı şeffaflık sendikalar açısından da geçerli olmalıdır.
Bir yılda kaç gün grev ve eylem gerçekleştirildi?
Bu eylemler nedeniyle kaç günlük eğitim kaybı yaşandı?
Öğretmenlere bu dönemlerde ne kadar ödeme yapıldı?
Eylemlerin organizasyon masrafları ne kadardı?
Pankartların, ulaşımın, ses sistemlerinin ve diğer organizasyon giderlerinin parasını kim ödedi?
Sendikaların yıllık aidat geliri ne kadar?
Yurt dışındaki herhangi bir kurum, kuruluş, vakıf, fon veya organizasyondan doğrudan ya da dolaylı maddi destek alındı mı?
Alındıysa kimden?
Ne kadar?
Hangi amaçla?
Bunlar cevaplanamayacak sorular değil.
Madem mali yapınız şeffaf, gelir-gider tablolarını ortaya koyun.
Madem yalnız değilsiniz, kimlerle birlikte olduğunuzu açıklayın.
Elbette matematiği zehir gibi olan gönüllü bir tanıdık bulunur.
Yoksa her fırsatta gidip şikâyet ettiğiniz taraftan bir maliye uzmanı rica edersiniz.
Bizimkileri beğenmiyorsunuz ya…
Belki onlar yardımcı olur.
MESELE FEDERASYON DEĞİL, MİLLİ HAFIZADIR
Kıbrıs Türk halkının içerisinde federasyonu savunanlar da vardır, iki devletli çözümü savunanlar da.
Ancak hiçbir siyasi görüş Kıbrıs Türk halkının tarihini, yaşadıklarını ve verdiği varoluş mücadelesini yok sayma hakkını hiç kimseye vermez.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Türkü açısından ne ifade ettiğini kendi siyasi düşüncenize uymuyor diye yok sayamazsınız.
Federasyonu savunabilirsiniz.
Türkiye’nin politikalarını eleştirebilirsiniz.
KKTC hükümetini eleştirebilirsiniz.
İki devletli çözümü yanlış bulabilirsiniz.
Bunların hepsi demokratik tartışmanın konusudur.
Ama Türkiye Cumhuriyeti’ni yabancıların karşısında şikâyet edip;
“Bizi Türkiye’nin zulmünden kurtarın”
diyorsanız, Türk milliyetçilerinin de size dönüp:
“Sen kimin adına konuşuyorsun?”
diye sorma hakkı vardır.
Çünkü hiçbir sendika başkanı, hiçbir sivil toplum temsilcisi ve hiçbir siyasi aktivist tek başına Kıbrıs Türk halkının iradesini temsil etmez.
TÜRKİYE’DEN HESAP SORUYORSAN, KENDİ HESABINI DA AÇACAKSIN
Federasyonu savun.
Türkiye’yi eleştir.
İstediğin siyasi modeli anlat.
Bunların hepsi demokratik hakkındır.
Ama kendi siyasi düşünceni Kıbrıs Türk halkının ortak iradesiymiş gibi dünyaya sunma.
Türkiye Cumhuriyeti’ni BM Genel Sekreteri’ne şikâyet edip “Bizi kurtarın” diyorsan, başkalarının da sana soru sormasından rahatsız olmayacaksın.
Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığını sorguluyorsan, senin kimlerle hareket ettiğinin sorgulanmasına da tahammül edeceksin.
Sendikaların hesapları sorulduğunda cevap vereceksin.
Mali kaynakların sorulduğunda şeffaf olacaksın.
Ve “işgalci” dediğin Türkiye’nin KKTC ekonomisi ve kamu maliyesindeki yerinin sorgulanmasından da kaçmayacaksın.
Türkiye Cumhuriyeti’nden hesap sorup kendi hesabını kapalı tutamazsın.
Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyanın karşısında sorgularken cümleler bu kadar rahat kurulabiliyorsa, bu sorulara cevap vermek de zor olmamalıdır.
Çünkü Türk milletinin tarihini, devletini ve Kıbrıs’taki varlığını sorgulamayı kendine hak görenler şunu da kabul edecek: Türk milletinin de onları sorgulama hakkı vardır.
