“Barış” diyorlar.
“Yeni dönem” diyorlar.
“Geçiş süreci” diyorlar.
Sonra…
Henüz ortada resmî bir belge yokken…
Henüz taraflar arasında uzlaşılmış tek bir metin yokken…
Sayfalar dolusu senaryo anlatılıyor.
Üstelik öyle bir anlatılıyor ki…
Sanki karar verilmiş.
Sanki imzalar atılmış.
Sanki geriye sadece uygulamak kalmış.
İnsan da ister istemez soruyor...
Bu özgüven nereden geliyor?
Çünkü işin en ilginç tarafı burada başlıyor.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín çıkıyor ve açık açık şunu söylüyor:
“Son haftalarda kuzey ve güneyde medyada yer alan bazı haberler söylenti ve yanlış inanışlara dayanıyor.”
Yetmiyor…
Arkasından çok daha net bir cümle kuruyor:
“Benim tarafımdan yazılmış tek bir kelime bile yok.”
Daha ne desin?
BM’nin temsilcisi, ortada kendisine ait bir belge olmadığını söylüyor.
Peki…
Dört yıllık geçiş dönemini kim yazdı?
Ortak meclisi kim yazdı?
Ortak merkez bankasını kim yazdı?
Euro’yu kim yazdı?
Limanları kim yazdı?
Referandum senaryolarını kim yazdı?
Bu İSTİHBARAT nereden geliyor?
Yoksa bazıları, henüz doğmamış bir planın Sözcüslüğüne mi soyundu?
Kamu diplomasisi…
Ne kadar da şık bir ifade…
Ama kamu diplomasisi; devletin tezini dünyaya anlatmaktır.
Toplumu, doğrulanmamış senaryolara alıştırmak değildir.
Toplumun kırmızı çizgilerini tartışmaya açmak değildir.
Henüz varlığı bile doğrulanmamış taslakları “kaçınılmaz gelecek” gibi sunmak hiç değildir.
Dikkat edin…
Anlatılanların ilk bölümü hep cazip.
Euro var.
Direkt uçuş var.
Uluslararası ticaret var.
Ekonomik rahatlama var.
Peki ya egemen eşitlik?
Yok.
Eşit uluslararası statü?
Yok.
Rum tarafının Kıbrıs Türk halkını egemen bir taraf olarak kabul ettiğine dair tek bir somut adım?
O da yok.
Ama nedense çatı konuşuluyor.
Temel ise ortada yok.
Bir başka ezber de yıllardır dolaşımda.
“Crans-Montana sadece asker ve garantörlük yüzünden çöktü.”
Hayır.
Bu, gerçeğin sadece bir bölümüdür.
Sorun sadece güvenlik değildi.
Siyasi eşitlikte uzlaşı yoktu.
Yönetimde uzlaşı yoktu.
YETKİ PAYLAŞIMInda uzlaşı yoktu.
Toprakta uzlaşı yoktu.
Tarafların çözüm anlayışı başından beri farklıydı.
Masayı dağıtan da bu yaklaşım farkıydı.
Tarihi tek başlığa indirgemek, gerçeği küçültmektir.
Kıbrıs Türk halkının hafızası vardır.
Annan Planı’nı unutmadı.
Son dakikada değişen haritaları unutmadı.
Güzelyurt’u unutmadı.
Mesarya’yı unutmadı.
Maraş’ı unutmadı.
Bu halk, toprağın sadece metrekare olmadığını bilir.
Çünkü o toprakta dedesi vardır.
Ninesi vardır.
Çocukluğu vardır.
Mezarlığı vardır.
Onun için “Şimdilik toprak konuşulmuyor” cümlesi güven vermez.
Bu toplum, dün konuşulmayan başlıkların yarın masanın merkezine nasıl geldiğini yaşayarak gördü.
Bugün Türkiye CUMHURİYETİ ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ortaya koyduğu resmi tez nettir.
Önce egemen eşitlik.
Önce eşit uluslararası statü.
Sonra müzakere.
Çünkü egemen eşitlik yoksa ortak zemin de yoktur.
Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü pazarlık konusu değildir.
Türk askerinin varlığı tartışmaya açık değildir.
Toprak pazarlığı kabul edilemez.
Bu bir siyasi slogan değil…
Devlet politikasıdır.
Ve yazıyı yine en baştaki soruyla bitirelim.
BM’nin Kişisel Temsilcisi…
“Benim tarafımdan yazılmış tek bir kelime bile yok.” diyor.
Peki…
Ortada BM’nin doğrulamadığı bir belge varsa…
Bu kadar ayrıntılı senaryoları kim yazıyor?
Bu gücü kimden alıyorlar?
Yıllardır konuşulamayan UTOPİK senaryolar hangi hamleden sonra dolaşıma sokuldu?
Kim dolaşıma soktu ve her defasında başka adres göstererek sokulmaya devam ediliyor?
Bu istihbarat nereden geliyor?
Ve en önemlisi…
Kıbrıs Türk halkı, neden doğruluğu teyit edilmemiş senaryolar üzerinden yeni bir bilinmezliğe hazırlanmak isteniyor?
Sorulması gereken sorular bunlardır...
Gerisi, süslü ambalajlardan ibarettir.