Bu nedenle Kıbrıs Türk halkının yaşadığı tarih konuşulmadan, Türkiye’nin bu ada için ne ifade ettiği anlaşılmadan ve güvenliğin ne kadar hayati olduğu görülmeden yapılan her değerlendirme eksik kalır.
Bugün bazı çevreler sürekli aynı cümleyi tekrarlıyor:
“KKTC tanınmıyor.”
Peki tanınmak tek başına her şeyi çözüyor mu?
Filistin, dünyada çok sayıda ülke tarafından tanınan, Birleşmiş Milletler’de sürekli gündeme gelen bir devlettir. Buna rağmen insanlar her gün bombaların altında yaşam mücadelesi veriyor. Evler yıkılıyor, çocuklar ölüyor, aileler dağılıyor ve milyonlarca insan yarının ne getireceğini bilmeden yaşamaya çalışıyor.
Tanınıyor da ne oluyor?
Can güvenliği yoksa, sınırların güvenli değilse, bayrağını koruyamıyorsan ve toprağında huzur içinde yaşayamıyorsan, uluslararası tanınma tek başına insanlara güvenli bir gelecek sağlamaya yetmiyor.
Biz burada birkaç el silah sesi duyulduğunda hep birlikte diken üstünde kaldık.Herkes “Can güvenliğimiz var mı?” diye sordu.
Şimdi bir de her gün yüzlerce bombanın düştüğü bir coğrafyada yaşayan insanları düşünün.
Bu nedenle devlet denildiğinde önce güvenlik gelir.
Önce sınır gelir.
Önce bayrak gelir.
Önce vatan gelir.
Sonra can gelir.
Çünkü vatan yoksa canın da geleceğin de güvende değildir.
“Önce vatan, sonra can” sözü bir slogan değildir. Bu söz, tarih boyunca bedel ödemiş toplumların yaşadığı gerçeğin ifadesidir.
Kıbrıs Türk halkı da güvenliğin değerini kitaplardan öğrenmedi.
Bu halk, 1963’ten 1974’e kadar geçen yıllarda saldırılarla, kuşatmalarla, göçlerle, kayıplarla ve toplumsal acılarla öğrendi.
Köylerini terk etmek zorunda kalanların, yakınlarını kaybedenlerin, korku içinde yaşayanların hafızasında güvenlik soyut bir kavram değildir.
Bu nedenle bugün Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin varlığını ve iki devletli çözümü savunan insanları küçümsemek, onların geçmişte yaşadığı acıları yok saymak anlamına gelir.
Türkiye, Kıbrıs Türk halkı için yalnızca bir başka ülke değildir.
Türkiye, en zor dönemde elini uzatan, bu halkın varlığının ortadan kaldırılmasına izin vermeyen, güvenliğini sağlayan ve geleceğine destek veren ana vatandır.
Türk milliyetçiliği de işte tam bu noktada anlam kazanır.
Türk milliyetçiliği; birilerini dışlamak, küçümsemek veya doğduğu yere göre ayırmak değildir.
Türk milliyetçiliği, ortak tarihe, ortak mücadeleye, ortak dile, ortak kültüre ve ortak kadere sahip çıkmaktır.
Lefkoşa ile Ankara’yı, Gazimağusa ile Adana’yı, Girne ile Trabzon’u birbirinden ayrı görmemektir.
Bu milletin farklı şehirlerde doğmuş evlatlarını aynı tarih ve aynı bayrak altında bir arada kabul etmektir.
Ancak ne yazık ki bugün bazı çevreler, Türkiye’den gelip bu topraklarda yaşayan insanlara yönelik son derece kırıcı, dışlayıcı ve aşağılayıcı ifadeler kullanabiliyor.
“Buralı değilsiniz.”
“Sonradan geldiniz.”
“Bu adaya ait değilsiniz.”
“Buraya çer çöp gönderdiler”
Bu sözler bazen açıkça, bazen de üstü kapalı biçimde dile getiriliyor.Bu nasıl bir nefret? Bu hangi hastalıklı düşüncenin dışa vurulmuş halidir?
Oysa yıllardır burada yaşayan, çalışan, vergi ödeyen, çocuklarını burada büyüten, yatırım yapan, üretime katkı koyan ve bu ülkenin yükünü paylaşan insanları yalnızca doğdukları yere bakarak dışlamak ne vicdanla ne hukukla ne de insanlıkla bağdaşır.
Bir insanın bu ülkeye aidiyeti yalnızca doğum belgesiyle ölçülemez.Aidiyet; emekle, sorumlulukla, sadakatle ve ortak geleceğe katkıyla oluşur.
Türkiye’den gelen insanlara hakaret ederek, onları küçümseyerek veya toplumun dışında göstermeye çalışarak daha demokratik, daha özgür ya da daha çağdaş olunmaz.
Tam tersine bu dil, toplumu böler, insanları birbirine düşürür ve ortak geleceğe zarar verir.
Asıl sorgulanması gereken, neden bazı çevrelerin Türkiye’ye ve Türkiye’den gelen insanlara karşı bu kadar rahat biçimde küçümseyici bir dil kullanabildiğidir.
Türkiye’nin desteği söz konusu olduğunda bundan yararlanmak, ancak Türkiye’ye saldırmak söz konusu olduğunda sınırsız bir özgürlük talep etmek tutarlı değildir.
Elbette hükümet eleştirilebilir.Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti hükümetleri de eleştirilebilir.Demokrasi bunu gerektirir.
Ancak bir hükümeti eleştirmek başka, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk milletini, Türk askerini ve Türkiye’den gelen insanları aşağılamak ve bununla bağdaştırmak başkadır.
Bu ayrım bilinçli şekilde ortadan kaldırıldığında ortaya eleştiri değil, düşmanlaştırıcı bir dil çıkar.
Bir başka sorun da kendisini toplumun büyük çoğunluğuymuş gibi gösteren küçük ama gürültülü çevrelerin yarattığı algıdır.
Bu çevreler sosyal medyada, sokakta veya belirli platformlarda sürekli aynı söylemleri tekrar ederek bütün toplum adına konuştukları izlenimi oluşturmaya çalışıyor.
Oysa meydanlara çıktıklarında sayıları çoğu zaman sınırlı kalıyor.
Buna rağmen Kıbrıs Türk halkının tarihi, Türkiye ile bağı, güvenlik kaygıları ve millî hassasiyetleri yokmuş gibi davranabiliyorlar.
Kıbrıs Türk halkının yaşadığı asayiş olaylarını büyüterek anlatırken Rum tarafındaki silahlanmayı, geçmişte yaşanan katliamları, Enosis hedefini ve Türk toplumuna yönelik saldırıları görmezden gelmek objektiflik değildir.
Bu, seçici bir hafızadır.
Geçmişin yalnızca işine gelen bölümünü hatırlamak, gerçeğin tamamını değiştirmez.
Kıbrıs Türk halkı neden 20 Temmuz 1974’ü Barış ve Özgürlük Bayramı olarak kutluyor?
Çünkü o gün yalnızca askerî bir harekât gerçekleşmedi.
Bir halkın yok olma korkusu sona erdi.
Köylerinden çıkarılan, kuşatma altında yaşayan ve geleceğinden emin olmayan insanlar güvenli bir yaşama kavuştu.
Bu nedenle Türk askerine yönelik kullanılan her küçümseyici söz, bu tarihsel gerçekliği görmezden gelir.
Türk askeri bu adaya işgal için değil, garantörlük hakkından doğan sorumluluk çerçevesinde Kıbrıs Türk halkının güvenliğini sağlamak için geldi.
Bugün adada savaş ve çatışma yaşanmıyorsa, iki taraf arasında uzun yıllardır büyük çaplı bir silahlı çatışma bulunmuyorsa, güvenliğin sağlanmış olmasının sebebidir Türkiye.
Barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış, insanların geceleri evlerinde korkmadan uyuyabilmesidir.
Çocuklarını okula gönderirken endişe etmemesidir.
Bayrağının, sınırının ve devletinin tehdit altında olmadığını bilmesidir.
İşte bu nedenle güvenlik tartışması küçümsenemez.
Bir toplumun güvenlik kaygılarını “milliyetçilik”, “korku siyaseti” ya da “geçmişe takılı kalmak” sözleriyle değersizleştirmek, tarihin yükünü taşımamış olmanın rahatlığıdır.
Türk milliyetçiliği bu coğrafyada saldırganlık değil, varlık mücadelesinin adıdır.
Bu milliyetçilik, başka halkların varlığına düşmanlık etmek değil, kendi milletinin varlığını, haklarını ve güvenliğini koruma iradesidir.
Türkiye’yi sevmek, Türk bayrağına sahip çıkmak ve Kıbrıs Türk halkının Türkiye ile tarihî bağını savunmak utanılacak bir durum değildir.
Tam tersine, bu bağ Kıbrıs Türk halkının yaşadığı en zor dönemlerde ayakta kalmasını sağlayan temel dayanışma hattıdır.
Elbette Kıbrıs’ta kalıcı barış istenmelidir.
Elbette iki toplum arasında huzur, karşılıklı saygı ve iş birliği savunulmalıdır.
Ancak barış adına güvenlikten, egemenlikten, devletten ve tarihsel gerçeklerden vazgeçilmesi beklenemez.
Barış, bir tarafın geçmişini unutmasıyla kurulmaz.
Barış, eşitlik ve güvence üzerine kurulur.
Kıbrıs Türk halkı, kimsenin altında azınlık olarak yaşamayı kabul etmek zorunda değildir.
ETMEYECEKTİR DE...
Bu halkın kendi devleti, kendi kurumları, kendi bayrağı ve kendi geleceği vardır.
Uluslararası tanınma mücadelesi elbette sürdürülmelidir.
Ama tanınma uğruna güvenlikten taviz verilmemelidir.
Çünkü Filistin örneğinin gösterdiği gibi, dünyada çok sayıda devlet tarafından tanınmak bile insanların canını korumaya her zaman yetmeyebilir.
Bu nedenle önce vatan gelir.
Çünkü vatan varsa can güvendedir.
Vatan varsa bayrak dalgalanır.
Vatan varsa çocuklar geleceğe umutla bakar.
Vatan varsa millet ayakta kalır.
Biz yalnızca bir siyasi tercihi değil; ortak tarihimizi, ortak mücadelemizi, ortak güvenliğimizi ve ortak geleceğimizi savunuyoruz.
Doğduğu şehir ne olursa olsun, bu toprağa emek veren, bu devlete bağlılık duyan ve bu milletin geleceğini paylaşan herkes bu ortak kaderin parçasıdır.
Kimse Türk milletinin evlatlarını doğum yerine göre birbirinden ayıramaz.
Kimse Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı arasındaki bağı küçümseyemez.
Kimse geçmişte yaşananları yok sayarak yeni bir tarih yazamaz.
Algılar değişir.
Siyasi hesaplar unutulur.
Ama tarih kalır.
Vatan kalır.
Bayrak kalır.
Millet kalır.