Slogandan Musluğa, Pankarttan Resepsiyona...

Kıbrıs Türk siyasetinin en ilginç taraflarından biri şudur: Hafıza kısa olabilir… ama arşiv çok inatçıdır.

Slogandan Musluğa, Pankarttan Resepsiyona...
21-02-2026 20:22
Google News

Fotoğraflar var.

Pankartlar var.

Mikrofonlara söylenen sözler var.

Ve o sözler öyle kolay kaybolmuyor.

Türkiye’den adaya su getiren proje gündemdeyken meydanların dili oldukça sertti. Öfke yüksekti. Sloganlar gökyüzüne bırakılıyordu.

Mesela şu pankart:

“Getirdiğin su götürdüğün canları temizleyemez.”

Bir başkası daha da açıktı:

“Diktatörün getirdiği suyu istemiyoruz.”

Kürsüye çıkan bazı isimler de geri durmuyordu.

Sendikacı Şener Elcil şöyle diyordu:

“Kıbrıslı Türklere her fırsatta hakaret eden bir diktatörün getirdiği suyu istemiyoruz. Bugün adamızda bazı yabancılar var. Bu yabancıları misafir olarak tanımlayamayız… Daha önce bizlere ‘besleme’ diyen bu yabancılar bugün bir kez daha bizleri aşağılamak üzere adamızda bulunuyorlar.

Ve en kritik cümlelerden biri:

“Bizleri ‘göbekten’ kendilerine bağlayarak daha fazla bağımlı kılmak için buradalar.”

Meydanların tonu buydu.

Net. Sert. Keskin.

Türkiye’nin yaptığı projeye karşı çok açık bir siyasi tavır vardı.

Sonra zaman geçti.

Bugün o günlerin bir bakanından şöyle bir açıklama geliyor:

“Suya karşı çıkmak gibi bir yaklaşımımız bulunmuyordu. İtirazımız suyun gelmesine eşlik edecek yönetim modelineydi.”

İnsan ister istemez soruyor.

Madem suya karşı değildiniz…

O pankartlar neydi?

O sloganlar neydi?

O kürsülerdeki o sert sözler neydi?

Çünkü ortada küçük ama inatçı bir gerçek var.

Bugün o su kullanılıyor.

Evlerde kullanılıyor.

Otellerde kullanılıyor.

Tarımda kullanılıyor.

Yani bir zamanlar protesto edilen proje, bugün hayatın tam ortasında akıyor.

Musluklardan.

Üstelik slogan dinlemeden.

Ama mesele sadece su meselesi de değil.

Hatırlayın…

Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi yapılacağı zaman ortalık yine ayağa kalkmıştı.

Kimi kendini kapılara zincirledi.

Kimi düştü ayağını kırdı.

Kimi günlerce pankart taşıdı.

Sanki bina yapılmıyor da kıyamet kopuyordu.

Sonra ne oldu?

Yerleşke yapıldı.

Odalar seçildi.(Yangından mal kaçırır gibi...)

Hatta seçimlerden sonra pankart taşıyıp çarşı herşeye karşı ekibi koşa koşa resepsiyonlara katıldı.

Dün pankart taşıyanların bugün kokteyl kuyruğunda olması da bu memleketin ayrı bir klasiği oldu.

İnsan soruyor tabii:

Dün “olmaz” dediğiniz yerde bugün ilk siz nasıl varsınız?

Dün hakaret ettiğiniz kapılardan bugün nasıl giriyorsunuz?

Bunları söyleyince de verilen cevap hazır:

“Peee…”

Hadi gene…”

İyi de…

Neye “peee”?

Neye “hadi gene”?

Soruyu sorana mı?

Yoksa arşive mi?

Çünkü arşiv gerçekten çok acımasızdır.

Siyasetin unuttuğunu o unutmaz.

Devlet olma yolunda atılan adımlara her defasında karşı çıkıp, o adımlar tamamlanınca ilk faydalanan olmak…

İşte bizim memleket siyasetinin belki de en tanıdık refleksi.

Suya karşı çık.

Fiber projeye karşı çık.

Altyapıya karşı çık.

Yerleşkeye karşı çık.

Ama iş kullanmaya gelince…

İlk sen bağlan.

İlk sen kullan.

İlk sen davete git.

İşte o zaman insanın aklına tek bir cümle geliyor:

Mesele gerçekten ilke mi

Yoksa sadece görünür olmak mı?

Belki de yapılması gereken çok basit bir şey var.

Biraz durup samimiyet meselesini düşünmek.

Çünkü büyüklerin eskimeyen bir sözü vardır:

“Herkes önce kendi kapısının önünü temizlesin.”

Yoksa…

Musluk akmaya devam eder.

Arşiv konuşmaya devam eder.

Ve sloganlar, gerçeklerin yanında her zaman biraz kısa kalır.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
ARŞİV ARAMA