Girne açıklarında yaşanan facianın ardından geçen 17 günde, sabahın ilk saatlerinden gecenin karanlığına kadar sahadaydım. Gördüklerim bana bir şeyi çok net öğretti:
İnsanın neresi kırıksa, en çok orası yanıyor.
Ve ne yazık ki bu felaket, sadece insanların acısını değil, bazılarının karakterini de ortaya çıkardı.
GELİP İKİ MİKROFONA KONUŞMAK KOLAY
Sürecin kötü yönetildiğini söylemek kolay.
Gelirsiniz.
İki mikrofona konuşursunuz.
Eksikleri madde madde sıralarsınız.
Devlete öfke kusarsınız.
Sonra kameralar kapanır, arabanıza binip gidersiniz.
Ben kameralar kapandıktan sonrasını da gördüm.
Siyasiler çekildikten sonra kimin kaldığını, kimin ailelerin yanında durduğunu, kimin gerçekten bir işin ucundan tuttuğunu da gördüm.
Bu nedenle açıkça söylüyorum:
Başbakan Ünal Üstel ve kriz masası, bu süreci doğru yönetti.
Kriz masası, dezenformasyona dönüşebilecek bilgilere karşı hassas davrandı. Bilgi akışı mümkün olduğunca anlık ve kontrollü sağlandı. Biz gazeteciler kimden bilgi alacağımızı biliyorduk ve o açıklamayı bekliyorduk.
Aileler de kime güveneceklerini biliyordu.
Yapılabilecek olan söylendi.
Yapılması ihtimal dahilinde olan söylendi.
Kesin olmayan konuda kesin hüküm kurulmadı.
En önemlisi de aileler yalnız bırakılmadı.
DEVLET BAZEN BİR DOKTORUN “AÇ KALMA ABİ” DEMESİDİR
Türkiye Cumhuriyeti Lefkoşa Büyükelçiliği, Büyükelçi dahil bütün birimleriyle sahadaydı.
Bunu uzaktan anlatmıyorum.
Gördüm.
Sağlık ekipleri ilk günden beri oradaydı.
Mesela genç bir doktor vardı: Hüsrev Tancer.
Ailelerin sağlık durumlarını tek tek takip etti. İki saatte bir yanlarına uğradığı zamanlar oldu. Yapılan kontrolleri yeniden kontrol ettirdi. Kimin hangi ilacı ne zaman kullanacağını takip etti.
Bazen devlet dediğiniz şey büyük cümleler değildir.
Bazen bir doktorun acılı bir insana:
“Aç kalma abi, ilacın yan etki yapar. Bir şey ye.”
demesidir.
İşte devlet tam da budur.
Bu ülke vicdanlı, devletine bağlı, okuyup ülkesine hizmet etmek için geri dönen güzel insanlar yetiştiriyor.
Görmek istemeyenlere de duyurulur.
Bu evlatları yetiştiren ailelerden Allah razı olsun.
Psikososyal destek ekipleri de sahayı terk etmedi.
Ailelerin yalnızca söylediklerini değil, söyleyemediklerini de anlamaya çalıştılar. Yüzlerine baktılar, neye ihtiyaç duyduklarını gördüler ve ona göre hareket ettiler.
Türkiye Cumhuriyeti Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığından görevlendirilen 7 kişilik ekip de onlarla birlikte çalıştı.
Kimse çıkıp:
“Burası benim ülkem.”
demedi.
Diğeri:
“Bunlar benim vatandaşım.”
demedi.
Birlikte çalıştılar.
Çünkü ortada paylaşılacak siyasi rant değil, azaltılması gereken bir acı vardı.
BİR DE ACIDAN SİYASET DEVŞİRMEYE GELENLER VARDI
İşte asıl utanç tablosu burada başladı.
Ailelerin yanına gidip:
“Bu kader değil.”
“Burada ihmal var.”
“Bunun hesabını sorun.”
deyip insanların zaten paramparça olmuş duygularını daha da kabarttıktan sonra çekip gidenler oldu.
Bir işin ucundan tutmadan…
Bir geceyi orada geçirmeden…
Bir annenin gözünün içine saatlerce bakmadan…
Sonra da mikrofon karşısında insanlık dersi vermeye kalktılar.
Biz millet olarak kadere inanırız.
“Allah’tan geldi” deriz.
Ama bu, insan hatasının hesabını sormayacağız demek değildir.
Elbette soracağız.
İhmal varsa ortaya çıkacak.
Kusur varsa bulunacak.
Suç varsa yargı gereğini yapacak.
Ama soruyorum:
İki süt kokulu evladını 554 metre derinlikte bırakan anneye, babaya bugün gidip hesap sormayı sizin mi öğretmeniz gerekiyor?
O anne zamanı geldiğinde sormayacak mı?
O baba evladının neden öldüğünü öğrenmek istemeyecek mi?
Elbette isteyecek.
Ama şimdi mi?
İnsanların evlatlarını denizden çıkarmayı beklediği günlerde mi?
Acılı ailelerin kulağına siyasi slogan fısıldamak hangi vicdana sığar?
