28 GÜNÜN ARDINDAN… HEM SINAVDAN GEÇTİK, HEM SINAVDA KALDIK

Ben size 28 gündür gördüklerimi anlatayım. Duyduklarımı değil… Gördüklerimi, şahit olduklarımı.

28 GÜNÜN ARDINDAN…  HEM SINAVDAN GEÇTİK, HEM SINAVDA KALDIK
27-09-2026 14:28

Acıyı paylaşanları da anlatayım, yaşananlardan kendine pay çıkarmaya çalışanları da. Acının üzerinden siyaset yapanları da, siyasetin tam ortasında olmasına rağmen bir gram siyaset karıştırmadan insan kalabilenleri de…

Tam 28 gün boyunca, bir gün bile atlamadan gittiğim o limanı anlatayım size.

Çünkü orada sadece bir gemi faciasının ardından yaşananları görmedim.

Bir annenin metanetini, bir kardeşin sessizliğini, bir babanın çaresizliğini, bir devletin sorumluluğunu ve hepimizin insanlık sınavını gördüm.

BİR ANNE, BAŞKA BİR ANNEYİ TESELLİ EDİYORDU

Önce metaneti anlatayım.

İki evladını da o denizde kaybeden bir anne gördüm. Çocukları, yaşanan facia sırasında elinden kayıp Akdeniz’in derin sularında kaybolmuştu.

Ama o anne, kendi acısının altında ezilirken başka bir annenin elini tutuyordu.

“Yapma, dik durmamız lazım” diyordu.

İki evladını bekleyen bir anne, başka bir acılı anneye güç vermeye çalışıyordu.

İnsan bazen böyle anlarda susuyor.

Çünkü söyleyeceğiniz hiçbir söz, gördüğünüz şeyin ağırlığına yetişmiyor.

Hakan abi vardı mesela…

Abisini bekliyordu.

Abisi buraya çalışmaya gelmişti. Parasını alacak, borcunu kapatacaktı. Hayatına devam edecekti.

Olmadı.

Hakan abi günlerce sessizce bekledi. Bağırmadı, çağırmadı. Usul usul ağladı. Herkes gibi gelecek bir habere tutundu.

Hayri vardı.

''Ben bundan sonra yaşayan bir ölüyüm abla''dedi.

Ayten vardı.

''Kızım büyüyünce oyuncu olmak istiyordu abla,ama biz bunu hayal etmedik.Bize veda ederken bütün televizyonlar onu verdi''dedi.

Ne büyük yürek acısı...

Türker abi vardı.

İki kardeşini geri götürmek için gelmişti.

Kardeşlerinden birinin valizinden oyuncak çıktı.

Geride kalan çocuklar amcalarına resim göndermişti:

“Amca, babama göster. Resmi görürlerse gelirler.”

Bir çocuğa, babasının neden dönemeyeceğini nasıl anlatırsınız?

BAZI ACILARIN DİLİ YOKTU

Ahmet abi vardı.

Yeğeninin cenazesini aldı. Sonra kardeşini beklemeye devam etti.

Günlerce…

Ama onu alamadı.

O aileden geriye bir çocuk kaldı.

Bir facia yalnızca canları almıyor çünkü. Geride kalan hayatları da paramparça ediyor.

Rus bir anne geldi.

Torunu kurtulmuştu. Kızını ve damadını ise kaybetmişti.

Limanın ortasında durdu. Acısını bize anlatacak ortak bir dilimiz bile yoktu. Zaten gerek de yoktu.

Sadece ağladı.

Biz de baktık.

O gün bir kez daha gördüm ki acının milliyeti de yok, dili de…

Gökmen abi vardı.

Gencecik oğlunu bekledi.

Sessizce, içine ata ata…

Bize ulaşan her görüntüde Özgür’ü aradı. Her videoda, her karede belki oğlundan bir iz vardır diye baktı.

Sonra anne geldi.

Bir annenin söyleyebileceği en ağır cümleyi söyledi:

“Oğlumu geri verin.”

Ne dersiniz?

Kime ne anlatırsınız?

“EN KÖTÜ HABER DAHİ OLSA SÖYLEYİN”

Orada bunun gibi birçok hikâye vardı.

Ve hepsi birbirinden ağırdı.

Kimse yemeğin derdinde değildi. Kimse suyun derdinde değildi. İnsanlar kendileri için bir şey istemiyordu.

Herkes ailesini arıyordu.

Başbakanın her gelişi onlar için bir umut oluyordu. Çünkü ellerinde somut bir bilgi olmadan gelmeyeceğini düşünüyorlardı.

Fakat günler geçtikçe sessiz bekleyiş değişmeye başladı.

“Neden gelmiyorlar?”

“Neden kimse bize haber vermiyor?”

Sessiz çığlıklar giderek haykırışa dönüştü.

Gemide başka bir naaşa ulaşılamadığı haberinden önce yetkililer  ile görüştüler.

Tek bir şey istediler:

“En kötü haber dahi olsa bize söyleyin. Geminin görüntülerini görelim.”

Mahkeme günü beklenen görüşme gerçekleşti.

Ve o acı cevap geldi…

Geminin içerisinde başka bir naaşa ulaşılamamıştı.

Belki de 28 günün en ağır günüydü benim için.

O güne kadar ağlamadan, sessizce bir kenarda bekleyen insanlar bile artık başka bir gerçekle yüzleşiyordu.

Evlatlarını, kardeşlerini, eşlerini, torunlarını memleketlerine götürememe gerçeğiyle…

Hâlâ bekleyenler var.

Hâlâ bir umuda tutunanlar var.

Bir de artık naaşına ulaşamadığı yakını için gıyabi cenaze namazı kılanlar…

Bir insanın kaldırabileceği acının sınırı nerede başlar, nerede biter bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var…

Bu acının üzerinden siyaset yapılmamalı.

GELMEYENLER, GÖRMEDİKLERİ ÜZERİNDEN HÜKÜM VERMESİN

Arama çalışmaları için çok büyük bir çaba ortaya konulduğunu gördüm.

Ailelerin ihtiyaçlarına müdahale edildiğini de gördüm.

Ama eksikleri de gördüm.

Bilgi akışı, somut bir gelişme olmadıkça yeterince sağlanamadı. Bu boşluk büyüdükçe söylentiler devreye girdi.

Olayın ilk anından itibaren kimin ne zaman nereye gittiğine ilişkin bilgiler daha sonra mahkeme tutanaklarına da yansıdı. Ancak o süreçte ortaya atılan doğrulanmamış iddialar, dedikodular ve gelişigüzel yorumlar aileleri günlerce şüphe içinde bıraktı.

Birileri birkaç cümle söyledi ve gitti.

Ama o cümlelerin yükünü aileler geceler boyunca taşıdı.

Devleti eleştirmek başka bir şeydir.

Eksikleri söylemek başka bir şeydir.

Acılı insanların zihnine doğrulanmamış bilgiler bırakıp sonra oradan ayrılmak ise bambaşka bir şeydir.

Çünkü siz söylediğinizi unutabilirsiniz.

Ama evladını bekleyen bir anne o cümleyi sabaha kadar düşünür.

EN BÜYÜK EKSİKLİK …

MANEVİYAT

Eksikler olmadı mı?

Oldu.

Gördüm.

Hem de gözümle gördüm.

Bana göre en büyük eksiklik ise bazen ne gemiydi ne araçtı ne de başka bir teknik meseleydi.

Maneviyattı.

Bir el tutmak…

Bir omuza dokunmak…

Bir anneye sarılmak…

Bir gözyaşını silmek…

Bazen insanın ihtiyacı olan tek şey budur.

Ben o limana hiçbir gün yalnızca gazeteci olarak gitmedim.

Bazen anne olarak gittim.

Bazen kardeş oldum.

Bazen abla…

Bunun bile göze battığı anlar oldu.

“Neden o?” diyenler oldu.

Ben de şimdi soruyorum:

Peki neden siz değildiniz?

Orada olanlar da vardı. Haklarını teslim etmek gerekir.

Siyasi kimliğiyle tanıdığım ama o kapıdan girdikten sonra siyaseti dışarıda bırakan insanlar da gördüm.

Başına gelen her şeyi bir başkasının üzerine atanı da gördüm.

Aynı yanlışın içinde olup karşısındakini suçlayanı da…

Bir ay…

Koskoca bir ay.

Bu bir ayda yalnızca bir facianın ardından kayıplarımızı aramadık.

Hepimiz sınandık.

Ve bazı sınavlardan geçerken bazılarından kaldık.

BU İNSANLARA BORCUMUZ VAR

Şimdi geride kalanlara bazı haklar veriliyor.

İkamet izni…

Sağlık hizmeti…

Başka kolaylıklar…

Bunlar bir lütuf değildir.

Alkışlanacak işler hiç değildir.

Bunlar bir mecburiyettir.

Çünkü KKTC devleti olarak bu insanların geride kalan hayatlarına karşı sorumluluğumuz var.

Kaybettiklerini geri getiremeyiz.

Ama geride kalanların hayatını daha da zorlaştırmamak bizim elimizde.

Bir anne evladını kaybetmişse, bir çocuk babasız kalmışsa, bir aile parçalanmışsa; o insanları bir de bürokrasinin, geçim derdinin, sağlık sorununun ve belirsizliğin içerisinde yalnız bırakamayız.

Onların hayatını ikinci kez zindana çevirmemeliyiz.

SEÇİMLER GELİR GEÇER, VİCDAN KALIR

28 günün sonunda bende kalan budur:

Seçimler gelir.

Seçimler geçer.

Makamlar değişir.

İsimler unutulur.

Ama insanlık ve vicdan, insanın ömrü boyunca kendisiyle yaşar.

Bu yüzden bu facia üzerinden siyasi kazanç elde etmeye çalışan herkesin önce o limanda bekleyen insanların yüzüne bakması gerekir.

Bir annenin yüzüne…

Bir babanın gözlerine…

Babasını bekleyen bir çocuğun gönderdiği resme…

Gıyabında cenaze namazı kılınan küçücük çocuklara…

Sonra konuşmalı.

Bu insanlara çok büyük bir borcumuz var.

Onlar geceleri uyuyamıyorsa, bizim de rahat uyumamamız gerekir.

Çünkü artık yapılması gereken yalnızca geçmişi tartışmak değil.

Geride kalanlara sahip çıkmaktır.

Eksik yaptıysak söylemek, yanlış yaptıysak düzeltmek, sorumluluğumuz varsa kabul etmektir.

Ve belki bu 28 günün bize bıraktığı en ağır ders de budur…

Türkiye Cumhuriyeti Devleti elinden geleni yaptı; denizde, havada, suyun yüzlerce metre altında bütün imkânlarını seferber etti. KKTC Devleti de elinde bulunan imkânları ortaya koydu, kurumlarıyla sahada yer aldı.

Şundan eminim Türkiye Cumhuriyeti, bugüne kadar yaşanan her büyük acının ardından nasıl vatandaşının ve Kıbrıs Türk halkının yanında olduysa, bundan sonra da geride kalan ailelerin yanında olmaya devam edecektir.

Ama artık KKTC Devleti olarak bizim önümüzde başka ve çok önemli bir sorumluluk var.

Bu facianın bütün yönleriyle aydınlatılmasını sağlamak.

Varsa ihmal, ortaya çıkarmak.

Varsa kusur, üzerini örtmemek.

Sorumluluk kime, hangi makama, hangi kuruma ya da hangi kişiye uzanırsa uzansın, gerçeğin sonuna kadar takip edilmesini sağlamak.

En üst kademeden en alt birime kadar, bu facianın meydana gelmesinde ihmali veya kusuru bulunduğu yargı tarafından tespit edilen herkesin hukuk önünde hesap vermesi gerekir. Suçlu bulunanların da kanunların öngördüğü cezalarla karşılaşması, kaybettiğimiz insanlara ve geride kalan ailelerine karşı en temel sorumluluklarımızdan biridir.

Çünkü devlet olmak yalnızca felaket anında bütün imkânları seferber etmek değildir; felaketten sonra gerçeğin ortaya çıkmasını ve adaletin eksiksiz işlemesini de sağlamaktır.

Gemiler bir gün limandan ayrılır.

Helikopterler üslerine döner.

Kameralar kapanır.

Haberler azalır, gündem değişir.

Ama bir annenin evlat acısı gündemden düşmez. Bir çocuğun babasızlığı sona ermez. Bir kardeşin kaybı takvim yapraklarıyla unutulmaz.

İşte bundan sonra devletin şefkatinin ve sahiplenmesinin devam etmesi gereken yer tam da burasıdır.

Geride kalanlara ikamet kolaylığı sağlamak, sağlık hizmeti sunmak, çocukların eğitiminden ailelerin yaşamlarını yeniden kurmasına kadar ihtiyaç duydukları alanlarda yanlarında olmak bir lütuf değildir.

Bunlar alkışlanacak ayrıcalıklar değil, devlet olmanın gereğidir.

Denizde kaybettiklerimizi ararken gösterdiğimiz iradeyi, karada bıraktıkları ailelere sahip çıkarken ve adaleti ararken de göstermek.

Arama çalışmaları bir gün sona erebilir.

Ama devletin sorumluluğu sona ermez.

Bir tarafta geride kalan ailelerin elini bırakmamak, diğer tarafta bu facianın nedenlerini hiçbir soru işareti bırakmadan ortaya çıkarmak zorundayız.

Onların acısı 28’inci gün bitmedi. Bizim vicdanımız, sorumluluğumuz ve adalet arayışımız da 28’inci günde bitmemeli.

Çünkü bundan sonra onlara verebileceğimiz en büyük iki söz vardır:

Yalnız kalmayacaksınız.

Ve gerçek ne olursa olsun ortaya çıkacak; ihmali bulunan varsa hukuk önünde hesabını verecek.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?
BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
ÇOK OKUNAN HABERLER